Bir insan düşünüyorum. Çıplak uykusundan uyanıp, çıplak erkek ayaklarına bir çift terlik geçiren… o terlikleri sürüye sürüye banyosuna giren… yüzüne sular çarpan, göz çapaklarından arınan… ve kahvaltı masasında… acıkmış… ekmek lokmaları ağzında… sonra doyan… bir insan düşünüyorum… az sonra bedenini; içindeki tüm dokunulurluğu, hissedebilirliği ve hatta yıkılabilirliği koyu lacivert üniforması ile örtecek, kemerini iyice sıkacak, beline silah takacak, sırtını pek bir dikleştirecek, insanımıza ait sokaklarda, insanlarımızın protestosunda, sanki bizden farklıymışçasına onlardan korkacak, o korktuklarının bizzat canını yakacak, hatta can alacak bir insan… tıkanıyorum… bir insan… düşünemiyorum.
İki yıl önce bir 1 Mayıs sabahı, Cihangir'deki evimizin önünde polislere birkaç genç taş atmış ve polisler yakaladığını dövmeye başlamış. Pencereye çıkıp “yapmayın” diye bağıran annem ve diğer komşular en aşağılığından küfürleri ve tehditleri yemişler… Annem anlatıyor; polislerden biri köşeye çekilmiş, kanayan eline bakıyormuş devamlı… Annem bir yara bandı uzatmış pencereden. O, yara bandını, diğer polisler dövdükleri gençleri almışlar, götürmüşler…
Aradan bir hafta geçince bir komşusu kapısını çalıyor annemin… Diyor ki; bir polis geldi kapıma, sizi evde bulamamış, bu paketi bıraktı… paketin içinde cezerye… üstünde de bir not: “size o gün için tekrar teşekkür ederim. İstanbul’da bu işe başladığımdan beri iyilik görmemiştim. Ad Soyadı”
Aynı ülke, aynı dil, aynı üniforma… Biri teşekkürü borç bilmiş bir eli yaralı, diğeri yara almaz bir çelik kuvvet “hamileyim, vurma!” diyen bir kadının kasıklarını tekmeliyor.
“Hamileyim, vurma!” vuruyor…
Şiddet tüm gerçekliğiyle sahne alıyor ülkemizde… O yara almaz çelik kuvvetlerin, kendi sabahlarına başlayarak, bir başkasının tüm sabahlarını elinden aldığı karşı konulmaz şiddetleri toplumumuzun çok acı bir aynası aslında. Ayna ne mi gösteriyor?
Korkuyu!
Biz bir korku toplumuyuz! Kendi içimizde bölünmelere doyamadığımız, her fırsatta her insanımızı ötekileştirdiğimiz, kendi ötekileştirdiklerimizi büyük düşman bellediğimiz, etrafımızda milyon düşman, duymak ve anlamak istemediğimiz milyon isyan, varlığını yok saydığımız, araya duvarlar ördüğümüz milyon “bizim insanımız” ile çevrili panik içinde kıvranan, ne yapacağını hep şaşıran bir korku toplumuyuz…
Tüm insani tarafları o ağır üniformaları içinde gömülü bizim polislerimizin, kendilerine tutabilecekleri bir aynaları dahi yok! Onlar; çocukluklarından beri kendilerine yasaklandığına adım gibi emin olduğum, zaman zaman çaresiz kalabilmekten, hatta ağlayabilmekten, anlatabilmekten, anlayabilmek ve tabi güvenebilmekten öyle sürgünler ki... saklamaya çalıştıkları bu acizlikler, bu sakatlıklar, her defasında daha büyük bir öfke nöbeti ile dışarı fırlıyor… Söylemeye çalıştığımız her söz, Onları; onların bir sözü bile olamadığı için vuruyor. Biz onların sakatlıklarına ayna tuttukça Onlar, daha çok tekmeliyor bizi… En acısı da ne biliyor musunuz? Onlar bizim toplumumuzun polis olarak yarattığı insanımız...
Pisa 2009 (The Programme for International Student Assessment) sonuçlarına göre 34 ülke arasındaki eğitim sıralamasında Türkiye sondan üçüncü. (www.pisa.oecd.org/) Bu kez sadece doğudaki insanımızın, alt sınıfımızın, hatta üst ama kimliği çoktan kazazede üst sınıfımızın eğitim sorunundan çok polislerimizin eğitimini düşündüm. Hiç şüphe yok ki, korku toplumumuz büyük bir eğitim enkazı içinde… enkazdan korku, öfke, şiddet ve birde bonus canavar polisler çıkarıyoruz…
Oysa gerçek eğitim tarihten ders alandır! Tarihi sadece kendi toplumuyla sınırlı kılmayandır… içine insan olmayı serpiştiren, hatta serpiştirmek yetmiyorsa insan olmayı bir kap dolusu boşaltandır… Ötekileştirmeyi sonuna dek engelleyendir gerçek eğitim… Korkuya cevap veren, şiddetten utandırtandır!
Ülkemden uzak, protestoların büyük bir hak içinde şiddet olmadan sık sık gerçekleştiği İsviçre’de eğitim alan; ülkemde bunlar olurken, burada klasik batı müziği okuyor oluşuma yabancılaşan; iki arada bir derede bünyem ile ben; seyirci kalmaktan utanç duyup, çaresizlikten kıvrım kıvrım kıvrandığım şu günlerde ülkem çocuklarına daha çok sanat vermek istiyorum. Çünkü biliyorum ki; sanat, ötekileştirmenin yanından bile geçmez… Sanat evrene işaret eder… O bütün olarak sorgulatır, bütün olarak algılattırır.
Korku toplumunda doğup, büyüyen çocuklarımızın boş avuçlarına başka bir ifade etme olasılığı sunmalı, bu toplum şaşırtılmalı! Çünkü başka bir alternatif vizyon, iletişim yöntemi sunmadan, nasıl koruyup kollayacağız çocuklarımızı o umarsız dev ayaklar altında tekmelenmekten, can vermekten ya da “hamileyim, vurma!” diyen bir sese tekme atan olmaktan inanın bilmiyorum!
her pazar...
YanıtlaSil