Geçtiğimiz hafta; yaklaşık bir buçuk senedir, benim çok sevgili biricik anksiyeteme karşı kullandığım Cipralex’i bıraktım. Psikiyatristle düzenli mailleşmelerim sonucu, ayın 15’inde bırakabilirsiniz dendi. Ben 15’inden epey önce iki gün üst üste almayı unutunca(?), şimdi geri başlamayayım dedim kendi kendime. Yan etkilerle de başa çıkarım diye düşünerek vaktinden önce ilacı almayı kestim.
Kesiş o kesiş; ben de kesildim… Anıl da…
Doktorlar ilacı kestiğinizde bol bol yürüyüş yapın, enerji harcayın derler genelde… Burada hava eksi bilmem kaç, karlı… Evde zıplasam zemin gıcırdama garantili! Komşumuz parmağı kapı zilimizde bekliyor zaten, bir şey olsa da şikâyet etsem diye… Serotoninimin vücudumdan ayrılışını, salondaki kanepeye gömüldükçe gömülerek izledim bütün hafta…
Pazartesi, Didaktik dersi sonrasında karar verdiğim yeni blog yazım “Müzik Pedagoji’nin Önemi” bugüne ruhen yetişmedi. Yeterince okuyup, dünyayla yeterince ilgilenemedim. Daha çok dünya benimle ilgilensin isteği içindeydim, kanepeden kafamı uzatabildiğim kadarıyla…
Anıl evdeki tüm dolap kapılarını açık unutmakta uzmanlaşıyor, ben ise gidip gidip kapatıyordum. Kapadığım dolapların ardından; yakışıklı viyola hocamın derslerine, oda müziği provalarıma, birde konserime girdim çıktım…
Ayrıca; bir haftadır her gün düzeltmem gerektiğini bildiğim ve bugün de hala bilmekle kaldığım bir Bach-Kilise-Akustik-Süit ekseninde dönen araştırma projem de ruhumun tatlı cilvesi…
Anıl’ı çağırdım ve şuana dek yazdıklarımı okudum. Gevrek gevrek güldü ve sanki bu gevrek o değilmiş gibi, “ama bu çok kişisel tatlım” dedi. Vücudumda serotonin yok, dünya benden ibaret sanıyorum, nasıl kişisel olmayayım. Sen git önce dolabı kapa!
Geçen iki yazımla ilgili onlarca farklı eleştiri aldım. Kendimi kral çıplak halimle ortaya attığımdan ve insanlara da yazılarımı zorla okuttuğumdan, eleştirilerin hepsini de benimsemek zorunda hissettim.
“aslında pek de bir şey söylemediğim”, “popüler bir konuyu ele aldığım için sıkıcı olduğum”, “çok komik olduğum”, “çok etkileyici yazdığım”, “herkes gibi yazdığım ve ne yazık ki yeni bir şey vaat etmediğim”…
İnsanın hem kendi eleştirmeni, hem de kendi ilham perisi olması nasıl gerçekleşiyor acaba?
Tüm bunları en ciddi halimle düşünürken, kazara “yazı koçluğu(?)” diye bir meslek olduğunu öğreniverdim. Nasıl İyi Yazılır’ ın da bir koçluğu olduğunu görünce ciddiyetim de iştahım da fena halde kaçıverdi.
Üstelik Uzman Tv’ deki “İyi Yazı Nasıl Yazılır?” programını izleme hatasına da düştüm.
Sonra silkelendim, Aslı Erdoğan’ın yazma hallerini okudum gece boyu. İnsanın yazdıklarının aslında ta kendisi olduğunu ve olması gerektiğini hatırladım. Kendini gerçekleştirme, kendi sesini duyma ve bundan rahatsız olmayarak başkalarına da duyurma cesaretine sahip olmak için yazar insan!
Annemin deyişiyle çocukluktan bokuyla kavgalı, her daim kafamda susmak bilmeyen milyon soru işareti, hemen hemen her türlü olay karşısında taraf tutmayı kolaya kaçmak olarak gördüğümden hep iki arada bir derede kalan benliğimle ben; işte bu yüzden yazıyorum. (Birde aşırı hiperaktivemden dolayı, Anıl evden kaçmasın diye.)
Bu tanıtım kokan, az daha reklama yenik düşecek yazı, blog’un ilk yazısı olmalıydı ama Cipralex’i anca bırakınca, böyle oldu!
Gunsucuuum! Lutfen yaz! Lutfen kisisel ol! Neden kisisel olmamiz yasak olsun ki, sen burada bilimsel genellemeler, akademik ahkam taslamalar yapmiyorsun, bu dunya ustundeki bir birey olarak (ustelik benim cok sevdigim bir birey olarak) yaziyorsun! Lutfen yaz, guluyorum sen yazdikca, icim rahatliyor, benim gibi birisinin daha olmasi ve onun kendi icine hapsolmamasi beni mutlu ediyor!
YanıtlaSilElestirilerin de elestirenlere iyi kotu elestirecek bir sey sunmasindan kaynaklandigini unutma! Ya hic elestiri gelmeseydi, hic ilgi cekmeseydin!
Mesela ben simdi cok merak ediyorum, ilaci biraktiktan sonra neler oldu, simdi nasilsin?
Hos ben bu yorumu, aylar sonra yapiyorum, ama o senden kaynaklamiyor, benim arada varolussal bir kayip yasamamdan kaynaklaniyor.
Daha formunda bir takipci olmaya calisacagim bundan sonra.:)